1840’lı yıllara kadar ressamların çalışma koşulları son derece kısıtlıydı. Devasa tuvaller, cam kavanozlarda saklanan ağır boyalar ve taşınması imkansız ahşap şövaleler; sanatçıyı atölyesine zincirliyordu. Dışarıda bir manzara çizmek istiyorsanız önce eskizini yapıyor, notlar alıyor, sonra atölyenize dönüp belleğinizdeki kırıntılarla o anı tuvale aktarmaya çalışıyordunuz.
Bu süreçte tek bir şey kayboluyordu: Işık. Sabahın o altın tonu, öğleden sonra değişen gölgeler ve bulutların anlık renk oyunları atölyeye taşınamıyordu.
1841'de Amerikalı ressam John Rand, sıkıştırılabilir metal boya tüpünü icat etti. Kulağa sıradan gelen bu buluş, aslında sanat tarihini ikiye böldü. Boya artık taşınabilirdi, hafifti ve taze kalıyordu. Aynı dönemde gelişen katlanır şövalelerle birlikte, ressamın sırtına alabileceği bir "mobil atölye" mümkün hale geldi.
Bu özgürlüğü ilk kullananlar ise tarihe İzlenimciler (Empresyonistler) olarak geçti. Claude Monet, Renoir ve Pissarro için açık havada resim yapmak (Plein Air) bir tercih değil, ışığın tam ortasında olma zorunluluğuydu.
Teknoloji değişse de açık havada çalışmanın ruhu hiç değişmedi. Bugün dünyanın dört bir yanında sanatçılar aynı özgürlüğü arıyor: Doğru malzemeyi sırtına takıp dışarı çıkmak.
Siz de Monet'nin kırlara koştuğu o tutkuyla sanatınızı dışarı taşımak isterseniz, ihtiyacınız olan tüm taşınabilir ekipmanları colorsofart.com.tr üzerinden inceleyebilirsiniz.